İlkokul öncesi çocuk hafızamdan bir fotograf...
Annemin köyü Düzce/Kaynaşlı/Şimşir...
Asfalt ya da Şose'nin çveneburicesi "susa"ya, yani E-5 karayoluna hakim bir tepenin yarı belinde kurulu,
tanıyamadığım Recep dedemin ve o sıralar Canbaz İsmail dayımın kullandığı,
arazinin coğrafi konumundan dolayı bir yüzünden bir kat, arka yüzünden iki kat yani bugünün dubleks evi...
Eğimli araziden dolayı pek fazla düz alanı olmayan ezo'sunda/bahçesinde hummalı bir faaliyet.
Bir tarafta daha önceden yığılmış şeker kamışları...
Birileri o kamışları oradan alıyorlar.
Bahçenin orta yerinde kurulmuş iptidai, iki dikey silindiri olan bir makina...
Makinanın üzerinden çıkan bir uzantının ucunda koşulmuş iki adet öküz.
Öküzlerin hareket ettirilmesiyle çalışmaya başlayan iki silindirin arasına
kamışların uzatılarak sıkılması esnasında bir şarıltı sesi,
oluktan akan sıvının bir toplama kabına aralıklarla doluşması.
Diğer tarafta altlarında odun yakılan sacayaklar üzerlerindeki bir kaç büyük kazana aktarılan
şeker kamışı suyunun, şeker kamışı şırasının yani şeker kamışı şurubunun
sürekli karıştırılıp, bir bilenin tamam/kgmara demesine kadar biteviye kaynatılması...
Aralıksız hizmet verilmesi şarttı pekmez elde edilmesi için.
Biz çocuklar özellikle benim için (çünkü bir ikinciyi hatırlamıyorum) ayrı bir zevkti.
Gece yarıları analarının babalarının yanında, hısım akraba, konu komşu, bayram yerine dönerdi
Canbaz İsmail Dayımın evinin önü...
Ki o dayım, 25-30'lu yaşlarımda kendisini ziyaretimin seyrekliğinden muzdarip olarak;
"Oğlum ben dayımın mezarını dahi seviyorum, senin beni sevmemen mümkün değil,
bugün beni üzme ki yarın senin üzülmeni istemiyorum" demişti...
Maalesef anlayamadım...
Onu yine üzmeyi sürdürdüm, ziyaret aralıklarını açık ara tutmakla.
Şimdi ise kahroluyorum.
Heyhat ki...Heyhat...
Rabbimden Rahmet deryaları diliyorum atalarımız için...
Sevgiyle selamlar.


